|


Kategori 3

15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimindeki iç-dış aktörler, işgal, kaos ve iç savaş riski.

Türk Milletinin Ölüm Kalım Mücadelesi

Murat BİNAY

Key words: Enerji, darbe, demokrasi

Bu ülke geçmişte de askeri darbeler görmüş ve terör örgütlerinin hain saldırılarına maruz kalmıştı. Ancak ilk kez, devlet kurumlarına sızmış bir terör örgütü darbeye kalkışıyordu. Bu darbe girişimi aynı zamanda, ülkeyi işgal etme girişimiydi. Bu anlamda, darbe vakaları ayrı bir öneme sahiptir. Bir diğer önemli nokta da, tarihimizde ilk kez bir Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensubunun başkomutana yani cumhurbaşkanına suikast düzenlemeye kalkışmasıydı.

15 Temmuz 2016’da, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ordu içindeki hücrelerini hareketi geçirerek askeri darbe girişiminde bulundu. FETÖ bundan üç yıl önce, yargı içindeki elemanları vasıtasıyla seçilmiş hükümete yargı darbesi yapmaya çalıştığında, insanlar ne olup bittiğini anlamakta zorluk çekmişti. Milleti bunun bir darbe olduğuna inandırmak zaman almıştı. Bu yargı darbesine karşı verilen mücadele ve geçen üç yıl içinde atılan adımlar sayesinde, yurtdışından yönetilen hain darbe girişimi bastırılabildi.

Türkiye’nin maruz kaldığı darbelerin, darbe girişimlerinin ve siyasi kaosun ortak noktası, ekonomik gelişmeler idi. Türkiye’nin bu süreçlerden geçmesine zemin hazırlayan şey, rant ekonomisinden üretim ve kalkınma ekonomisine geçiş dönemleridir. Bazı sektörlerin arzu ettiği ekonomi politikalarının ve kaynak aktarımının aksine ekonominin büyümesi ve bunun alt ile orta sınıflara yansıması, ekonomik vesayet odaklarının farklı yöntemlerle kaos yaratma çabalarına hız vermiştir. Gezi olayları ve 17-25 Aralık 2013 yargı darbesi sonrasında yaşanan askeri darbe girişimi, aynı çabanın ürünüydü. Ekonomik istikrarın siyasi istikrardan bağımsız olamayacağı gerçeği, bu iki söylemin birbirinden bağımsız olarak görülmemesini gerektiriyor.1 Siyasi ve toplumsal odaklı girişimler ve ekonomi operasyonları, halkın güçlü desteği sayesinde siyasi irade tarafından püskürtüldü. Genel ve yerel seçimler ile cumhurbaşkanlığı seçimleri, her seferinde siyasi iradeyi güçlendirdi. Türkiye şu anda dev projeleriyle birlikte sürdürülebilir kalkınma aşamasına yaklaşıyor. Bilhassa Hazar Denizi’ndeki doğalgazın Güney Gaz Koridoru Projesi vasıtasıyla Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakledilmesi sayesinde Türkiye, Trans-Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nde (TANAP) kilit öneme sahip oldu. “Enerjinin yeni İpek Yolu” olarak adlandırılan TANAP’ta Rusya’nın Türkiye ile ticari ortaklık kurması, Türkiye’nin enerji ticaretinde bir merkez olma hedefi açısından önemli bir dönüm noktası. Türkiye’nin doğalgaz ticaretinde merkez ülke olması, hem güvenilir ülke imajını güçlendirecek hem de sermaye yatırımlarını artıracak. Bu, yıllardır kısa vadeli sermayeye bağımlı olan Türkiye ekonomisinin uzun vadeli sermayeye kavuşması açısından önemli bir adım (Enerji Piyasaları İşletmeleri A.Ş., EPİAŞ, vb.).

Bu ve benzeri projeler tamamlandığında, Türkiye küresel enerji piyasasının önemli bir aktörü haline gelecek ve enerji tedarik güvenliği konusunda önemli bir mesafe almış olacak. Enerji sektörüne ilaveten, Türkiye’nin cari açığını azaltacak sermaye akışı da sağlanacak. Söz konusu projelerle birlikte İstanbul’da inşa edilmekte olan üçüncü havalimanı ile İstanbul Finans Merkezi (IFC) projeleri, Türkiye’nin enerji ve finans merkezi olma hedefi doğrultusunda bütüncül bir politika izlediğini gösteriyor. Böylece Türkiye’nin stratejik önemi artarken, ekonomisi de şahlanacak. Bu gelişmeler Türkiye’nin, dünya ekonomisine ve siyasetine yön veren en önemli sektör konumundaki enerji sektöründe önemli bir oyuncu olarak ortaya çıkmasını sağlıyor.

Batılı ülkelerin neredeyse tamamı, 15 Temmuz’daki darbe girişimine ya kayıtsız kaldı ya da doğrudan darbecileri destekleyen açıklamalar yaptı. Bunların bazıları, darbe gecesi sessiz kalıp darbenin sonucunu bekledi. Darbecilerin yenildiği anlaşılınca, kimi ülkelerin yetkilileri isteksizce, demokratik seçimlerle gelmiş hükümeti destekleyen açıklamalar yayınladı.

Batılı küresel güçlerin ve bilhassa 20’nci yüzyılın en güçlü ve nüfuzlu ülkesi olan ABD’nin darbe düzenlemek, darbeleri desteklemek ve darbelere suç ortaklığı yapmak konusunda kötü biri sicili vardır. Günümüzün dünyasına baktığımızda, Batılı ülkelerin ve özellikle de onların en güçlüsü olan ABD’nin, ‘Amerikan karşıtı’ veya ‘Batı karşıtı’ olarak nitelenen birçok ülkenin iç işlerine müdahale ettiği görülür. Örneğin, köklü bir Amerikan karşıtlığı geleneğinin olduğu Latin Amerika’daki güçlü liderlerin birçoğu, iktidardan uzaklaştırılmış veya kuşatılmıştır. Mesela, Brezilya’nın sosyalist başkanı Dilma Roussef Aralık 2015’te başlayan bir yargı sürecinin sonunda 2016’da azledildi. Çoğu gözlemciye göre bu olay, ABD’nin de karıştığı ‘sessiz bir darbe’ idi.2 Aynı şekilde, ABD karşıtı bir siyasi söyleme sahip Venezuela’da da ABD’nin müdahalesine tanık oluyoruz. 2002’den itibaren dönemin Venezuela Başkanı Hugo Chavez’i devirmeye çalışan ABD, ülkenin şimdiki başkanı Nicolas Maduro’ya karşı da çeşitli adımlar atıyor.3

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, Batılı ülkeler, istedikleri politikaları uygulamayan tüm ülkelere siyasi, ekonomik ve gerekirse de askeri müdahalelerde bulunuyor. Nitekim geçmişte doğrudan veya dolaylı müdahalelerle Türkiye’deki hükümetleri değiştirmek için de imkânlarını seferber etmişlerdi.   

Peki, 15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı neler yaşanırdı? Öncelikle, seçilmişlerin tümü makamlarını silahlı zorbalara bırakmak zorunda kalırdı. Bu arada halk ayaklanırdı ve çok daha fazla kan dökülürdü. Mevcut geçici Olağanüstü Hal (OHAL) yerine yıllarca sürebilecek bir sıkıyönetim uygulanırdı.

Bir başka deyişle, darbe yönetiminin ayaklanmak için meşru bir sebep olduğunu düşünen gruplar harekete geçerdi. Darbe yönetimine direnmek dünyanın her yerinde kahramanlık olarak görüleceğinden, Kürt siyasi hareketi muhtemelen hemen “özerklik” ilan ederdi. Ordu buna izin vermeyince, PKK terörüne karşı yürütülmekte olan mücadele Kürt halkına karşı savaşa dönüşürdü. Böylece, güya ülkenin iyiliği için yapılan darbe bölünmeye ve iç savaşa yol açardı. Darbe başarılı olup da bunlar yaşansaydı, belki de Birleşmiş Milletler, NATO barış güçleri ya da ABD bir koalisyon oluşturarak, tıpkı Irak’taki gibi ülkeye “yardıma” gelirdi. Sonuçta ülke ya iç savaşa sürüklenip bölünür ya da bir şekilde işgal edilirdi.

Dipnotlar:
1. Özsağır, A. (2013). Askeri darbe ve müdahalelerin ekonomik performans üzerindeki etkileri: Türkiye örneği. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 12(4), 759-773
2. Snider, T. (2016). “Brezilya’daki Darbede ABD Parmağı mı Var?” Consortium News, 1 Haziran 2016, https:// consortiumnews.com/2016/06/01/a-us-hand-in-brazils-coup/, Erişim tarihi: 17 Şubat 2017.
3. Weisbrot, Mark (2016). “ABD’nin Venezuela’ya Müdahale Etmeyi Bırakması İyi Olur” The New York Times, 30 Haziran 2016, http://www.nytimes.com/roomfordebate/2016/06/28/how-to-save-venezuela/the-us-bears-blame-for-the-crisisin-venezuela-and-it-should-stop-intervening-there, Erişimtarihi: 13 Ocak 2017.

Kategori 3

15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimindeki iç-dış aktörler, işgal, kaos ve iç savaş riski.

1. Cengiz GÜL

15 Temmuz Darbe ve İşgal Girişimi Sonrasında OHAL Uygulamaları ve İdam İçin Anayasal Bir Perspektif

2. Tuğba ERCAN GÜNEYKAYA

“Öteki” Türkiye

3. Murat BİNAY

Türk Milletinin Ölüm Kalım Mücadelesi