|


Kategori 1

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanından 15 Temmuz 2016 işgalci ve terörist FETÖ darbe girişimine kadar Türkiye’nin demokrasi yolculuğu ve darbe karşıtlığının gelişimi.

Türk Demokrasisi ve Karşılaştığı Zorluklar

Musab Talha AKPINAR

Key words: Türk demokrasisi, müesses nizam, askeri darbe, sivil siyaset, 15 Temmuz

Türk demokrasisi her zaman sallantılı bir zemin üzerinde yükselmiştir. Türkiye kalıcı çok partili döneme 1946 seçimleriyle, yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) uzun yıllar süren tek parti iktidarının 1950de sona ermesinden kısa süre önce girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılındaki kuruluşundan sonra düzenlenen ilk serbest ve adil seçim niteliği taşıyan 1950’deki bu seçimler, Türk halkının siyasi alanda iradesini ilk kez kullanabilmesini sağladı. Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti’nin (DP) 1950 seçimlerinde kazandığı ezici zafer, müesses siyasi nizamın sürekli görmezden geldiği halk için umut verici bir gelişmeydi.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde milli iradenin tecellisi tek parti yönetimince engellenmişti. Ancak Türk demokrasisinin gelişmesinin önündeki tek engel, siyasi partilerin yasaklanması değildi. Türk demokrasisinin çok partili sistemdeki gelişiminin sonraki evreleri de askeri darbeler ve müdahalelerle kesintiye uğradı. Bürokrasi ve yargı vesayetine ek olarak, müesses nizamın sert yüzü sıklıkla askeri seçeneklere de başvuruyordu. Buradaki amaç, “Türk demokrasisinin muhafızı (!)” olarak iç siyaseti “şekillendirmek” idi. Fakat aslında milli iradeyi yıllar boyunca engellemek hedeflenmişti. Ordunun Türk demokrasisine ve sivil hükümete ilk müdahalesi, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiydi. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup 38 genç subayın düzenlediği bu darbe sonucunda, demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümet devrildiği gibi, Başbakan Menderes de düzmece bir askeri mahkemede idama mahkûm edilip iki bakanı ile birlikte asıldı. Böylece, demokrasiye giden zorlu yol, cunta tarafından kapatıldı. Gerçekten de, demokrasinin ölüm fermanı anlamına gelen bu müdahale milli iradenin tezahürünün müesses nizam için kabul edilemez olduğunu göstermişti. 1960 darbesinden itibaren, Türk demokrasisi varlığını askeri müdahalelerin gölgesinde sürdürdü. Bu müdahaleler bazen sert darbeler, bazen postmodern darbeler, bazen de muhtıra veya e-muhtıra şeklinde gerçekleşti. 12 Mart 1971 muhtırası ile birlikte Türk siyaseti ciddi bir sarsıntı geçirdi. 1970’li yıllar boyunca ideolojik çatışmalar sokaklara sıçrayıp siyasi şiddet ile suikastlar artarken, 10 farklı hükümet görev yaptı. Bu kargaşa döneminin sonunda 12 Eylül 1980’de, ordu emir komuta zinciri içinde ülke yönetimine tamamen el koydu. Türk demokrasisi bir kez daha örselendi. 1980 darbesi sonrasında siyasi partiler kapatıldı, sivil toplum ve bileşenleri sürekli baskı altında tutuldu, parti liderlerine siyasi yasak getirildi, yüzlerce kişi idama mahkûm edildi veya hapishanelerde işkence gördü.

Merkez sağ hükümetlere karşı düzenlenen 1960, 1971 ve 1980 askeri müdahaleleri, Türk demokrasisini rayından çıkararak müesses nizamın kontrolündeki bir siyasi yapının oluşmasına neden oldu. Yani bir siyasi parti ve onun lideri müesses nizamın çizdiği sınırların dışına çıktığında, o parti ile yöneticileri askeri müdahalelerle veya en iyi ihtimalle yargı kararlarıyla mutlaka cezalandırılıyordu. 1990’ların sonunda Refah Partisi (RP) ve 2000’lerin başında Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) müesses nizamın dayattığı bu siyasi düzen yüzünden mağdur oldu. RP “28 Şubat sürecinde” 1997’de iktidardan uzaklaştırıldı ve hemen ardından, 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Halk arasında yüksek bir farkındalık düzeyi ve darbe karşıtlığı olmasına rağmen, ne yazık ki sivil siyaset ve aktörleri hiçbir zaman, o dönemdeki güç yapısına açıkça meydan okuyup ona engel olabilecek kadar güçlü olamadı. Bir başka ifadeyle, yarım asrı aşkın bir süre boyunca “merkez-çevre” mücadelesi sürekli merkezin zaferiyle sonuçlandı.

Yıllar süren çatışmanın ardından, Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti sahneye çıkıp müesses nizama meydan okudu ve en sonunda, siyasi gücü asıl sahibine yani millete verdi. Ama bunu başarması hiç kolay olmadı. AK Parti 2002’de Meclis’teki koltukların çoğunu kazanmasına rağmen, müesses nizamın çizdiği sınırların dışına çıkacak gücü yoktu. Mesela, üniversitelerde başörtüsü yasağı hâlâ yürürlükteydi. Anayasa’nın iki maddesinin değiştirilmesi teklifinin 103’e karşı 411 oyla ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğiyle 2008 yılında Meclis’ten geçmesine ve “411 el kaosa kalktı” türü manşetler atan medya patronlarıyla mücadele edilmesine rağmen, bu yasak neredeyse 2011 yılına kadar sürdü. Yerleşik bürokrasi ve medya düzenine ilaveten, statükocu yargı da milli iradeyi hedef aldı. Bir siyasi parti olarak AK Parti 2008’de, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaktan bir oyla kurtuldu. Ordu 27 Nisan 2007’de, AK Parti’nin cumhurbaşkanı adayına yönelik itirazı ve laikliği koruma gerekçesiyle gece yarısı bir muhtıra yayınladı. “E-muhtıra” olarak bilinen bu bildiride, seçimle gelmiş hükümete tehditler savruluyordu. Bundan birkaç ay sonraki seçimlerde, Türk halkı darbelere ve aslında müesses nizamın tüm tasarruflarına yönelik tepkisini, oyların yüzde 46,5’ini AK Parti’ye vererek gösterdi. AK Parti milletten askeri vesayetle mücadele etmek için gerekli desteği almıştı. Ergenekon soruşturması, 2010 yılında kabul edilen anayasa değişikliği paketi ve AK Parti’nin 2011 seçimlerinde oyların yüzde 49,5’ini alarak elde ettiği zafer, 80 yıllık statükoya güç kaybettiren önemli gelişmeler arasındaydı.

Statüko ve her tür vesayet AK Parti’nin çabaları ve milletin desteğiyle güç kaybederken, ABD’de yaşayan sözde din adamı Fetullah Gülen’in liderliğini yaptığı bir başka örgütlü yapı ordu, yargı, bürokrasi gibi devlet kuruluşlarına sızıyordu. Ayrıca eğitimden ticarete, medyadan bankacılığa kadar sosyal hayatın her alanına el atıyordu. Bu örgüt 30 yıldan uzun bir sürede çok güçlenmişti. 2012 yılından itibaren, örgütün bu gücü suiistimal etmeye başladığı belli olmuştu. MİT krizi, Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarındaki kumpaslar, Uludere saldırısı, 17-25 Aralık 2013’te hükümete yöneltilen asılsız suçlamalar, yasadışı dinlemeler ve bir Rus savaş uçağının düşürülmesi gibi olaylar bunu açıkça gösteriyordu. Bütün bu olaylar Türk halkının, bu örgütün masum bir dini grup değil de bir terör örgütü olduğunu anlamasını sağladı. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) adı verilen bu örgüt, son olarak 15 Temmuz 2016’da; 250’ye yakın vatandaşın şehit olduğu, binlercesinin de yaralandığı, Türk milleti tarafından püskürtülen bir darbe girişiminde bulundu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kurulmasından bugüne kadar, Türk demokrasisi müesses nizamın ve aktörlerinin çıkardığı birçok antidemokratik sorunla sınandı. Bunların en önde geleni, sivil siyasete yönelik askeri müdahaleler idi. Ancak Türk milleti son 20-30 yılda çok şey öğrendi.

Geçmişte yaşanan askeri müdahale tecrübeleri nedeniyle, Türk halkı demokrasiye olan bağlılığını 15 Temmuz 2016’da sadece sözleriyle değil sokaklarda mücadele ederek ve bu uğurda canını bile hiçe sayarak gösterdi. Şüphesiz ki, Erdoğan’ın liderliği, cesareti ve halkla yaptığı kader birliği olmasa, ne bu ruh ne de sonunda kazanılan zafer mümkün olurdu.   

Kategori 1

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanından 15 Temmuz 2016 işgalci ve terörist FETÖ darbe girişimine kadar Türkiye’nin demokrasi yolculuğu ve darbe karşıtlığının gelişimi.

1. Fatma Nur HÜKÜM

Darbeye Direnmek: Türkiye'deki 15 Temmuz Darbe Girişiminden Çıkarılan Dersler

2. Mehmet TURGUT

Türkiye'nin Demokrasi Yolculuğu ve Darbelere Muhalefet

3. Musab Talha AKPINAR

Türk Demokrasisi ve Karşılaştığı Zorluklar